▶️ tuşuna bastıktan 3 saniye sonra seslendirme başlayacaktır.
"Hiçbir kahraman kendi vatanında kabul görmez. Kendi halkını kurtaran adam, genellikle halkı tarafından ilk kurban edilen kişidir. Bir ülkede değer verilen her şey, önce o ülke tarafından çiğnenir."
Tarihin tozlu sayfaları bazen öyle ağır gerçekleri saklar ki, üzerindeki örtüyü kaldırdığınızda insanın nefesi kesilir. Bugün 12 Mart; İstiklâl Marşı’nın kabulünün yıl dönümü. Meydanlarda gür sesle okuduğumuz o mısraların şairi Mehmet Âkif Ersoy’un hayatı, dışarıdan bakıldığında bir kahramanlık destanı gibi görünse de perdenin arkasında bir insanı hayata küstürecek kadar ağır bir vefasızlık ve evlat acısıyla yoğrulmuş bir sabır imtihanı yatar.
Milli Ruhu Uyandıran "Kurtarıcı"dan İstenmeyen "Yük"e
Millî Mücadele’nin başlangıcında, milli ruhu uyandırma ve manevi cepheyi tahkim etmesi için bizzat Ankara’ya davet edilen Akif, o dönem duyulan “ihtiyaç” sebebiyle Burdur milletvekili yapılmıştı. Ancak zafer elde edilip Cumhuriyet ilan edildikten sonra, temsil ettiği “İslam Şairi” kimliği ve fikir dünyası, yeni rejimin yöneticileri için bir “yük” hâline gelmeye başladı.
"İrtica-906": Vatan Kurtaran Adamın Suçlu Takibatı
Âkif, bu ağır toplumsal baskıya ve haysiyetine yönelik saldırılara dayanamayarak, 1925 yılında bir nevi “gönüllü sürgün” olarak Mısır’a gitmek zorunda kaldı. Peşine hafiyeler takıldı, “İrtica-906” koduyla bir suçlu gibi takip edildi. Vatanı için her şeyini feda eden adama, adeta vatan haini muamelesi yapıldı. Akif, tüm bu haksızlıklara rağmen devlete asla küsmedi, muhalif olup ortalığı karıştırmadı; "Bu da bizim kaderimizdir" diyerek sessizce köşesine çekildi.
Sefalet İçinde Gurbette On Bir Yıl
Mısır’daki on bir yılı, derin bir sefalet ve yokluk içinde geçti. Eski milletvekili ve İstiklâl Şairi olmasına rağmen maaşı bağlanmayan koca şair, yabancı bir toprakta adeta en temel geçim imkânlarından mahrum bir şekilde ayakta kalmaya zorlanmıştır. Bir hücreyi andıran, içerisinde sadece birkaç eski kanepe ve tahtadan iğreti bir karyolanın bulunduğu son derece zor şartlarda yaşam mücadelesi veren Akif, hayatının bu en zorlu yıllarını büyük bir mahrumiyet içinde geçirmiştir.
İstiklal Marşını Değiştirilme Girişimleri
Bu gurbet yıllarında dahi marşın değiştirilme girişimleri (1925 ve 1937) kronik bir hâl almıştı. Cumhuriyet’in ilanıyla yönünü tamamen Batı’ya çevirmiş olan bazı çevreler, marşta Batı medeniyetine "canavar" denilmesinden rahatsızlık duyarak yeni rejime "uygun" bir marş arayışına girdiler. Milli şairin, bu niyetleri duyduğunda hasta yatağından haykırdığı o meşhur dua: “Allah bu millete bir daha İstiklâl Marşı yazdırmasın!” sözü, işte bu bilinçli tasfiye çabalarına karşı yükseltilmiş manevi bir zırhtı.
Hafızalardan Silinen İzler
Atatürk’ün vefatı sonrası da benzer bir "iz silme" zihniyeti kendini gösterdi. İsmet İnönü’nün, paralardan Atatürk resmini kaldırıp kendi portresini bastırması ve kendisine "Milli Şef" unvanını verdirmesi, o dönemin geçmişin manevi ruhunu kendi damgasıyla değiştirme çabalarının en somut yansımasıydı.
Kamyon Karoserinde Donan Bir Kahraman Evladı
Ancak Âkif’in asıl imtihanı yoksulluk değil, evlatlarıydı. Oğlu Emin’in trajedisi, bir babanın yüreğini paramparça edecek cinstendi. Millî Mücadele’de babasının yanında Anadolu’yu karış karış gezen o çocuk, ilerleyen yıllarda hayatın sert rüzgârları altında savruldu. Askerlik vazifesi sırasında Kur’an öğretmek istediği için baskılar yaşayan Emin, askerden firar etti ve alkol, uyuşturucu bataklığına saplandı. Bir dönemin en kudretli şairinin oğlu, İstanbul sokaklarında şarap parası için hamallık yaptı. Beş kuruşsuz sokaklarda yattı ve nihayet 1967 yılında, Tophane’de bir kamyon karoserinin içinde donmuş ve ölü olarak bulundu. Akif’in diğer çocukları Suat ve Tahir de benzer bir sefalet içinde hayata veda ettiler. Akif, vatanı kurtarmış ama kendi evlatlarının savruluşunu izlerken içten içe erimişti.
Cenazesine Devlet Erkânından Kimse Katılmamış
Mehmet Âkif Ersoy, Mısır’da yakalandığı ve ciğerlerine kadar işleyen hastalığının tedavisi amacıyla, on bir yıllık gurbetin ardından 17 Haziran 1936’da İstanbul’a dönmüş; vatanına ulaştığında fiziksel olarak bitkin düşmüş olması sebebiyle adeta bir “canlı cenaze” olarak nitelendirilmiştir. Mısır’dan bir deri bir kemik dönen ve son günlerini Mısır Apartmanı’ndaki odasında büyük bir yalnızlık içinde geçiren şairin 27 Aralık 1936’daki vefatında, cenazesine devlet erkânından kimse katılmamış; ancak o tabut, resmi protokollerin değil, üniversiteli gençlerin omuzlarında görkemli bir vefa destanı gibi taşınmıştır.
Çanakkale Akif'e Vefa Göstermiştir
Çanakkale Akif'e vefa göstermiştir. Milletvekilliği döneminde Bülent Turan'ın şahsi girişimleriyle, şairin Bayramiç’te çocukluğunun geçtiği metruk ev titiz bir restorasyonla modern bir müze eve dönüştürülmüştür. Turan, bu fiziksel ihyayı vizyoner bir film projesiyle taçlandırarak Akif’in manevi dünyasını sinema yoluyla da geleceğe taşımıştır.
Rabbim, bu büyük çile adamını ve iman şairini cennetiyle mükafatlandırsın.