Kerem İriç
Köşe Yazarı
Kerem İriç
 

Fırsatçılık Ekonomisinde Arsız Piyasa ve Utangaç Tüketici

▶️ tuşuna bastıktan 3 saniye sonra seslendirme başlayacaktır.  Yazan: Kerem İriç Bugün ekonomi yönetiminin ötesinde, gündelik hayatın tam kalbinde rasyonel bir açıklama bulmanın imkansız olduğu bir fiyat anomalisi ile karşı karşıyayız. Ortalamanın altında bir restoranda 1000 TL’ye vasat bir akşam yemek yiyebiliyorken, aynı bedelle bir pantolon satın alabiliyoruz; yani bir saatlik geçici bir tüketim ile yıllarca kullanılacak bir meta ekonomik olarak aynı kefeye konuluyor. Karmaşık bir mühendislik ve lojistik sürecin ürünü olan çamaşır makinesinin sadece 15 yemek parasına, marka bir ayakkabının ise 4 yemek parasına gerilediği bu tablo, geleneksel "fiyat/fayda" hiyerarşisinin tamamen çöktüğünü belgeliyor. Bir Yanda Hızla Pahalılaşan Mekân, Diğer Yanda Seri Üretimin Ucuzluğu Bu dengesizliğin yapısal nedeni; hizmet sektöründe hızla artan kira, enerji ve işçilik maliyetlerinin yerel bir enflasyon sarmalı yaratması; buna karşın sanayi ürünlerinde ölçek ekonomisi ve küresel üretim zincirlerinin fiyatları görece dengede tutmasıdır. Bir yanda hızla pahalılaşan bir "mekân ve deneyim" satın alırken, diğer yanda seri üretimin sağladığı görece ucuzluğa sığınıyoruz. Mahfi Eğilmez’in sıkça vurguladığı o kritik tez tam da burada devreye giriyor: Enflasyon sadece rakamsal bir veri değil, aynı zamanda geleceğe dair bir fiyat algısıdır. Eğilmez’e göre insanlar fiyatların artmaya devam edeceğine inanıyorsa, bugünkü tüketim kararlarını kökten değiştirirler. Talebin Öne Çekilmesi, Kur Patlarsa Bir Daha Bulamam Endişesi Literatürde "talebin öne çekilmesi" olarak tanımlanan bu durum, günümüz Türkiye’sinde çarpıcı bir örnekle karşımıza çıkıyor. Döviz kurunun mevcut ekonomi politikalarıyla baskılandığı bir ortamda, birçok ithal ve teknolojik ürünün yurt dışı fiyatlarına kıyasla Türkiye’de daha ulaşılabilir kalması, tüketicide "kur bir gün patlarsa bu fiyatları bir daha bulamam" endişesi yaratıyor. Bu öngörü, özellikle elektronik eşyalar ve ithal ürünlerde rasyonel olmayan bir alışveriş çılgınlığını tetikliyor. Temel ihtiyaçların aşırı pahalılaştığı, buna karşın katma değerli ithal ürünlerin döviz dengesi nedeniyle görece "uygun" kaldığı bu ortamda, para değerini koruyamadığı için hızla anlık tüketime akıyor. Belirsizlikten Beslenen Bir Fırsatçılık Ekonomisi Fiyat hiyerarşisinin bu denli bozulması, aslında toplumsal sözleşmenin ekonomik ayağında açılmış derin bir çatlaktır. Bu çarpıklık sadece maliyetlerle değil, belirsizlikten beslenen bir fırsatçılık ekonomisiyle açıklanabilir. Piyasadaki bu "şuur kaybı" halinden çıkışın yolu ise sadece teknik düzenlemelerde değil, en güçlü sosyal denetim mekanizması olan tüketici davranışında gizlidir. Mahfi Hocanın da altını çizdiği gibi; bu döngüyü kırmanın yolu güven veren, öngörülebilir ve tutarlı bir iletişimle beklentileri doğru yönetmekten geçer. Ancak burada toplumsal bir farkındalık şarttır. Toplumsal Bir Onay Mekanizmasına Dönüşen Utangaçlık Fırsatçılık iştahını frenleyecek en büyük güç, tüketicinin "fiyatı ne olursa olsun alırım" refleksinden vazgeçerek kararlı bir "adil fiyat" talebine dönmesidir. Ne yazık ki toplum olarak bu konuda biraz "utangaç" davranıyor, fiyat sorgulamayı veya fahiş artışa tepki göstermeyi bir nezaket meselesi haline getiriyoruz. Oysa bu sessizlik ve çekingenlik, ekonomik geçiş süreçlerindeki haksız fiyatlamaları besleyen bir onay mekanizmasına dönüşüyor. Fiyatı sorgulamak ve haksız kazanca karşı durmak bir nezaketsizlik değil; piyasa ahlakını onaracak en onurlu sivil sorumluluktur. Eğer bu utangaçlığı üzerimizden atıp "adil fiyat" talebinde birleşmezsek, ekonomi sadece rakamların değil, kuralsızlığın ve kontrolsüz rantın hüküm sürdüğü bir kaosa teslim olacaktır.
Ekleme Tarihi: 18 Nisan 2026 -Cumartesi

Fırsatçılık Ekonomisinde Arsız Piyasa ve Utangaç Tüketici

▶️ tuşuna bastıktan 3 saniye sonra seslendirme başlayacaktır. 

Yazan: Kerem İriç

Bugün ekonomi yönetiminin ötesinde, gündelik hayatın tam kalbinde rasyonel bir açıklama bulmanın imkansız olduğu bir fiyat anomalisi ile karşı karşıyayız. Ortalamanın altında bir restoranda 1000 TL’ye vasat bir akşam yemek yiyebiliyorken, aynı bedelle bir pantolon satın alabiliyoruz; yani bir saatlik geçici bir tüketim ile yıllarca kullanılacak bir meta ekonomik olarak aynı kefeye konuluyor. Karmaşık bir mühendislik ve lojistik sürecin ürünü olan çamaşır makinesinin sadece 15 yemek parasına, marka bir ayakkabının ise 4 yemek parasına gerilediği bu tablo, geleneksel "fiyat/fayda" hiyerarşisinin tamamen çöktüğünü belgeliyor.

Bir Yanda Hızla Pahalılaşan Mekân, Diğer Yanda Seri Üretimin Ucuzluğu

Bu dengesizliğin yapısal nedeni; hizmet sektöründe hızla artan kira, enerji ve işçilik maliyetlerinin yerel bir enflasyon sarmalı yaratması; buna karşın sanayi ürünlerinde ölçek ekonomisi ve küresel üretim zincirlerinin fiyatları görece dengede tutmasıdır. Bir yanda hızla pahalılaşan bir "mekân ve deneyim" satın alırken, diğer yanda seri üretimin sağladığı görece ucuzluğa sığınıyoruz. Mahfi Eğilmez’in sıkça vurguladığı o kritik tez tam da burada devreye giriyor: Enflasyon sadece rakamsal bir veri değil, aynı zamanda geleceğe dair bir fiyat algısıdır. Eğilmez’e göre insanlar fiyatların artmaya devam edeceğine inanıyorsa, bugünkü tüketim kararlarını kökten değiştirirler.

Talebin Öne Çekilmesi, Kur Patlarsa Bir Daha Bulamam Endişesi

Literatürde "talebin öne çekilmesi" olarak tanımlanan bu durum, günümüz Türkiye’sinde çarpıcı bir örnekle karşımıza çıkıyor. Döviz kurunun mevcut ekonomi politikalarıyla baskılandığı bir ortamda, birçok ithal ve teknolojik ürünün yurt dışı fiyatlarına kıyasla Türkiye’de daha ulaşılabilir kalması, tüketicide "kur bir gün patlarsa bu fiyatları bir daha bulamam" endişesi yaratıyor. Bu öngörü, özellikle elektronik eşyalar ve ithal ürünlerde rasyonel olmayan bir alışveriş çılgınlığını tetikliyor. Temel ihtiyaçların aşırı pahalılaştığı, buna karşın katma değerli ithal ürünlerin döviz dengesi nedeniyle görece "uygun" kaldığı bu ortamda, para değerini koruyamadığı için hızla anlık tüketime akıyor.

Belirsizlikten Beslenen Bir Fırsatçılık Ekonomisi

Fiyat hiyerarşisinin bu denli bozulması, aslında toplumsal sözleşmenin ekonomik ayağında açılmış derin bir çatlaktır. Bu çarpıklık sadece maliyetlerle değil, belirsizlikten beslenen bir fırsatçılık ekonomisiyle açıklanabilir. Piyasadaki bu "şuur kaybı" halinden çıkışın yolu ise sadece teknik düzenlemelerde değil, en güçlü sosyal denetim mekanizması olan tüketici davranışında gizlidir. Mahfi Hocanın da altını çizdiği gibi; bu döngüyü kırmanın yolu güven veren, öngörülebilir ve tutarlı bir iletişimle beklentileri doğru yönetmekten geçer. Ancak burada toplumsal bir farkındalık şarttır.

Toplumsal Bir Onay Mekanizmasına Dönüşen Utangaçlık

Fırsatçılık iştahını frenleyecek en büyük güç, tüketicinin "fiyatı ne olursa olsun alırım" refleksinden vazgeçerek kararlı bir "adil fiyat" talebine dönmesidir. Ne yazık ki toplum olarak bu konuda biraz "utangaç" davranıyor, fiyat sorgulamayı veya fahiş artışa tepki göstermeyi bir nezaket meselesi haline getiriyoruz. Oysa bu sessizlik ve çekingenlik, ekonomik geçiş süreçlerindeki haksız fiyatlamaları besleyen bir onay mekanizmasına dönüşüyor. Fiyatı sorgulamak ve haksız kazanca karşı durmak bir nezaketsizlik değil; piyasa ahlakını onaracak en onurlu sivil sorumluluktur. Eğer bu utangaçlığı üzerimizden atıp "adil fiyat" talebinde birleşmezsek, ekonomi sadece rakamların değil, kuralsızlığın ve kontrolsüz rantın hüküm sürdüğü bir kaosa teslim olacaktır.

Yazıya ifade bırak !