Kerem İriç
Köşe Yazarı
Kerem İriç
 

Paldır Küldür Bir Hayat

play tuşuna basın yazı 5 sn içinde başlayacaktır.  Bizim buralarda zaman, akmak için değil de sanki bir an önce tükenmek için var. Genel bir sabırsızlık hali, ruhumuza sirayet etmiş bir acelecilik… Bir işi "en iyi" nasıl yaparım sorusunun yerini, "en çabuk" nasıl bitiririm kaygısı almış durumda. Sadece iş hayatında değil; para biriktirirken hemen zengin olmayı, bir beceri öğrenirken daha ilk günden usta koltuğuna oturmayı bekliyoruz. Eğitimden ikili ilişkilere kadar hayatın her katmanında durum maalesef aynı: Tohumu ektiğimiz saniye, meyveyi koparmak istiyoruz. Dünyanın başka yerlerinde, mesela Japonya’da veya İskandinav ülkelerinde şahit olduğumuz o "sakinlik" bize çok uzak bir masal gibi geliyor. Bir sokağın küçücük bir kısmında altyapı çalışması yapılıyor; yol haftalarca kapalı kalıyor. Ama o süre zarfında milim milim, dantel gibi işlenen bir işçilik görüyorsunuz. Ne bir vatandaş taze betona basıp iz bırakıyor ne de bir "uyanık" şeridi delip geçmeye çalışıyor. Bizde ise durum tam bir "mezbelelik" paradoksu. Sakin çalışmak dediğimiz şey, genellikle bir yeri eşip haftalarca çamur ve toz içinde bırakmakla karıştırılıyor. Vatandaş feryat edince de alelacele, derme çatma bir yama yapılıp geçiliyor. Kaldırıma beton döküp "İki gün basmayın" deseniz, o betonun üzerinde mutlaka bir ayakkabı izi veya bir araç lastiği görürsünüz. Silikonu kurumadan su açılan evler, kurumadan trafiğe açılan yollar… Yani bizde sabırla ve kararlılıkla sonuca ulaşma azmi, bir "kültür" olarak değil, bir "engel" olarak görülüyor. Bu durumu sadece maddi imkânsızlıklara veya geri kalmışlığa bağlamak, teşhisi eksik koymaktır. Bu artık koca bir milletin mizacı olmuş durumda. Sofraya oturduğumuzda yemeği "paldır küldür" yiyip kalkıyoruz; çayı "hüpür hüpür", ağzımızı yaka yaka, sanki bir yere yetişecekmiş gibi içiyoruz. Trafikte yeşil ışığın yanmasıyla kornaya basılması arasındaki o saniyenin binde biri kadar sürede bile sabrımız tükeniyor. İsmet İnönü’ye atfedilen o meşhur tespiti hatırlar mısınız? Ne kadar da isabetlidir: "Bu milleti vatan millet diyerek harekete geçirseniz, koşa koşa canını bile verirler. Ama ellerine birer fidan verip altı ay boyunca düzenli sulayıp büyütmelerini isteseniz, o fidanların çoğunu kuruturlar." Acı ama gerçek; biz "koşmayı", "yürümeye" her zaman tercih ediyoruz. Çünkü yürümek, her adımın hakkını vermeyi, yolu hissetmeyi ve sebat etmeyi gerektirir. Oysa her istediğimiz hemen gerçekleşseydi, emeğin ne kıymeti kalırdı? Evet, belki mizacımız sert, kanımız hızlı akıyor; ama dünya artık sadece hızlı olanı değil, "özenli" olanı ödüllendiriyor. Biz yine de emek verecek, o fidanı kurutmamak için dirayet gösterecek ve sonunda "Ya Nasip" diyeceğiz. Çalışmak, sebat etmek ve istikrarla yoğrulmak… Başarının formülü yüzyıllardır değişmedi. Duamız odur ki; Allah sabır kalelerimizi sağlamlaştırsın, dünyanın hızından ve telaşından bunalan göğüslerimizi tevekkül zırhıyla zırhlandırsın. Çünkü biliyoruz ki; nasip, sabredenin en büyük ödülüdür.

Paldır Küldür Bir Hayat

play tuşuna basın yazı 5 sn içinde başlayacaktır. 

Bizim buralarda zaman, akmak için değil de sanki bir an önce tükenmek için var. Genel bir sabırsızlık hali, ruhumuza sirayet etmiş bir acelecilik… Bir işi "en iyi" nasıl yaparım sorusunun yerini, "en çabuk" nasıl bitiririm kaygısı almış durumda. Sadece iş hayatında değil; para biriktirirken hemen zengin olmayı, bir beceri öğrenirken daha ilk günden usta koltuğuna oturmayı bekliyoruz. Eğitimden ikili ilişkilere kadar hayatın her katmanında durum maalesef aynı: Tohumu ektiğimiz saniye, meyveyi koparmak istiyoruz.

Dünyanın başka yerlerinde, mesela Japonya’da veya İskandinav ülkelerinde şahit olduğumuz o "sakinlik" bize çok uzak bir masal gibi geliyor. Bir sokağın küçücük bir kısmında altyapı çalışması yapılıyor; yol haftalarca kapalı kalıyor. Ama o süre zarfında milim milim, dantel gibi işlenen bir işçilik görüyorsunuz. Ne bir vatandaş taze betona basıp iz bırakıyor ne de bir "uyanık" şeridi delip geçmeye çalışıyor.

Bizde ise durum tam bir "mezbelelik" paradoksu. Sakin çalışmak dediğimiz şey, genellikle bir yeri eşip haftalarca çamur ve toz içinde bırakmakla karıştırılıyor. Vatandaş feryat edince de alelacele, derme çatma bir yama yapılıp geçiliyor. Kaldırıma beton döküp "İki gün basmayın" deseniz, o betonun üzerinde mutlaka bir ayakkabı izi veya bir araç lastiği görürsünüz. Silikonu kurumadan su açılan evler, kurumadan trafiğe açılan yollar… Yani bizde sabırla ve kararlılıkla sonuca ulaşma azmi, bir "kültür" olarak değil, bir "engel" olarak görülüyor.

Bu durumu sadece maddi imkânsızlıklara veya geri kalmışlığa bağlamak, teşhisi eksik koymaktır. Bu artık koca bir milletin mizacı olmuş durumda. Sofraya oturduğumuzda yemeği "paldır küldür" yiyip kalkıyoruz; çayı "hüpür hüpür", ağzımızı yaka yaka, sanki bir yere yetişecekmiş gibi içiyoruz. Trafikte yeşil ışığın yanmasıyla kornaya basılması arasındaki o saniyenin binde biri kadar sürede bile sabrımız tükeniyor.

İsmet İnönü’ye atfedilen o meşhur tespiti hatırlar mısınız? Ne kadar da isabetlidir:

"Bu milleti vatan millet diyerek harekete geçirseniz, koşa koşa canını bile verirler. Ama ellerine birer fidan verip altı ay boyunca düzenli sulayıp büyütmelerini isteseniz, o fidanların çoğunu kuruturlar."

Acı ama gerçek; biz "koşmayı", "yürümeye" her zaman tercih ediyoruz. Çünkü yürümek, her adımın hakkını vermeyi, yolu hissetmeyi ve sebat etmeyi gerektirir. Oysa her istediğimiz hemen gerçekleşseydi, emeğin ne kıymeti kalırdı?

Evet, belki mizacımız sert, kanımız hızlı akıyor; ama dünya artık sadece hızlı olanı değil, "özenli" olanı ödüllendiriyor. Biz yine de emek verecek, o fidanı kurutmamak için dirayet gösterecek ve sonunda "Ya Nasip" diyeceğiz. Çalışmak, sebat etmek ve istikrarla yoğrulmak… Başarının formülü yüzyıllardır değişmedi.

Duamız odur ki; Allah sabır kalelerimizi sağlamlaştırsın, dünyanın hızından ve telaşından bunalan göğüslerimizi tevekkül zırhıyla zırhlandırsın. Çünkü biliyoruz ki; nasip, sabredenin en büyük ödülüdür.

Yazıya ifade bırak !