▶️ tuşuna bastıktan 3 saniye sonra seslendirme başlayacaktır.
Yazan: Kerem İriç
“Bu şehir sahipsiz değil.”
Bülent Turan’ın geçtiğimiz günlerde Çanakkale’de bir açılışa yürüyerek gelirken, tarihi Eski Öğretmenevi’nin restorasyon nedeniyle kapalı olan bahçesini görüp kurduğu cümle buydu.
İlk bakışta insanın aklına şu soru gelebilir: Çanakkale’nin onca devasa meselesi varken, bir bahçenin restore edilmesi mi gündemimiz? Evet, asıl gündemimiz tam da bu. Çünkü mesele bir kafeterya değil; mesele, siyasetçinin sokakta yürürken şehre hangi gözle baktığıdır. Turan, restorasyona karşı çıkmıyor; “Hızlandıralım ama bahçeyi de vatandaşın kullanımına açalım, emekli öğretmenlerimiz, yaşlılarımız nefes alsın, ucuz çay içsin” diyor.
Çünkü siyaset, devasa nutuklardan önce o sıradan insanın derdini dert edinme meselesidir. Bülent Turan’ın Çanakkale siyasetine bıraktığı en büyük miras da buydu: Ulaşılabilir olmak, şehrin kalbindeki o ofiste kapıyı herkese açık tutmak, rahmetli Yavuzhan Ahıskalı gibi isimlerle kapıdan giren herkesin derdine bir çare üretmek ve günün sonunda geriye bir “eser” bırakmak.
Bugün, o standardın yerinde ne var diye bakıyorum.
DOST ACI SÖYLER, AYHAN ABİ’DEN AYHAN BEY’E AÇIK BİR MEKTUP
İşte bu noktada ister istemez Sayın Ayhan Gider’in ismi gündeme geliyor. Ben kendisini uzaktan izleyen sıradan bir gözlemci değilim. Kendisini tam 18 yıldır tanıyan; İl Özel İdaresi Genel Sekreterliği dönemindeki o mütevazı, entelektüel derinliği olan, kibar insanla oturup memleket meselelerini konuşmaktan büyük keyif alan biriyim. O zamanlar bizim için şehrin “Ayhan Abisi”ydi. İlk milletvekilliği döneminde de, sağ kolu olan Nevzat Küçük’e tam yetki vererek, kapıya gelenin derdinin çözüldüğü bir sistem kurmuştu. Nevzat abi o yükü çeker, her geleni dinler, iş bitirirdi.
Fakat ikinci milletvekilliği dönemiyle birlikte ne olduysa oldu. O mütevazı “Ayhan Abi” gitti, yerine ulaşılmaz bir “Ayhan Bey” geldi.
Önce milletvekili ofisi, arabası olmayan vatandaşın asla bulamayacağı, bulsa da içeri girip derdini anlatamayacağı Esenler’in bir ucuna taşındı. Sistem sorun çözmek üzerine değil, “kimse gelmesin, sorun bana ulaşmasın” üzerine kuruldu. İlk döneminde o kadar işini çözen, yükünü alan Nevzat abi başta olmak üzere, etrafında ne kadar iş yapan, emek veren insan varsa küstürüldü, kaybedildi.
Bugün Ayhan Bey’in etrafında eski dostlarından eser yok. Çünkü dün “dostum” dediği insanların arkasından ağız dolusu küfürler eden, hakaretler savuran, insanları acımasızca ötekileştiren bir profil çıktı ortaya. Bugün hala yanında duranların veya bu gidişata ses çıkarmayanların çoğu, ona duydukları saygıdan ya da sevgiden değil; salt elindeki siyasi imkândan ve devletin gücünden çekindikleri için susuyorlar. Güç, etrafınızda bir korku duvarı örebilir ama o duvarın içinde dostluk barınmaz.
Mesele sadece dostlukların bitmesi de değil; şehrin devasa yatırımları da adeta sahipsiz. Çanakkale'nin can damarı olan Adliye Kavşağı kördüğüm, bir çözüm bekliyor. “Yarın kazma vuruyoruz” diyerek büyük müjdelerle duyurulan hastane projesinin akıbeti meçhul; ortada ne bir kazma var ne de somut bir takvim. Siyaset sadece boş müjdeler vermek değil, o müjdenin arkasını eserle doldurmaktır.
Dahası, Ayhan Bey artık partisiyle, kendi teşkilatıyla da siyaset yapmıyor. Bunun en acı, en vahim örneğine geçenlerde şahit olduk. Sayın Gider, Kepez Belediyesi’ni ziyaret etti ve ardından "şehrin sorunlarını konuştuk" temalı bir fotoğraf paylaştı. Fakat o karede akıl almaz bir eksiklik vardı: Yanında AK Parti’den hiç kimse yoktu!
Ne İl Başkanı, ne İlçe Başkanı, ne de belediye meclis üyeleri... Koskoca iktidar partisinin milletvekili, Kepez gibi kritik bir beldenin belediyesine gidiyor ve partisinden tek bir kişi bile o karede yer almıyor. Bu nasıl bir siyasi usuldür? Bu en başta, o parti için gece gündüz koşturan teşkilat mensuplarına yapılmış büyük bir saygısızlık değil midir? Dışarıdan bakan sıradan bir vatandaş, kendi teşkilatından bu kadar kopuk bir milletvekilini gördüğünde "AK Parti'nin haline bak" demez mi?
Partinin WhatsApp gruplarında “Biz Ticaret Odası seçimlerine karışmayacağız, tarafsız kalacağız” deyip, ardından Şakir Semizoğlu ile kol kola girerek komitelere aday çıkarmaya teşvik eden bir Ayhan Bey var karşımızda. Söylenen başka, yapılan ve yaşatılan bambaşka.
Ama beni asıl yaralayan, zihniyetteki o korkunç savrulma oldu. Eskiden bizim tanıdığımız “Ayhan Abi”, içinde para geçen muhabbeti yapmayı bile ayıp sayardı. Parayla, maddiyatla ilgili en lüks sohbetimiz, “Şuradaki dönerciye gittin mi, eti çok güzelmiş” ten öteye geçmezdi. O mütevazı adam gitti; yerine milyonluk saat koleksiyonlarından bahseden, yurtdışındaki lüks restoranların menülerini anlatan, marka kıyafetlerin muhabbetini yapan bir “Ayhan Bey” geldi.
Eskiden sohbetine doyum olmayan o insanla bugün sadece lüks tüketim üzerine konuşabiliyorsanız, ortada çok acı bir tablo var demektir. Ben hafızamdaki o saygıdeğer "Ayhan Abi" portresini büsbütün kaybetmemek adına, bugün kendisiyle görüşmemeyi tercih ediyorum.
Biliyorum, bu çok sert ve ağır bir yazı. Evet, Ayhan Bey muhtemelen bu satırları ilk okuduğunda çok sinirlenecek, etrafındaki insanların gazıyla bana kızacak, arkamdan o alıştığı üslupla konuşacak ve şu an yaptığı ne varsa inatla aynı şekilde yapmaya devam edecek. Ama aradan birkaç gün geçip de daha sakin bir kafayla bu yazıyı tekrar okuduğunda, kendi iç dünyasında "Acaba bir yerlerde yanlış mı yapıyoruz?" diye sordurabilirsem; işte o zaman ben, onunla aynı sofraya oturmuş, yemiş içmiş, dostluk kurmuş bir adam olarak üzerime düşen sorumluluğu yerine getirmişim demektir.
Hani bu dünyanın bir de öteki tarafı var ya... İşte sırf bu yüzden, etrafındakilerin gazıyla arkamdan ne kadar öfkelenecek olursa olsun, "ölüm var" diyerek bu sorumluluğu alıyorum. Ben Kerem İriç olarak, o dostluk hukukunu bilen biri sıfatıyla, bu gerçekleri cesaretle dile getirmeyi vicdani bir borç biliyorum. Bu yazı bir husumet belgesi değil; iktidar partisinin milletvekiline yazılmış, "Güç senin imtihanındır, kendine gel" diyen açık bir mektuptur.
Çünkü makamlar, arabalar, milyonluk saatler ve etrafınızdaki o korkuya dayalı sahte kalabalıklar bir gün mutlaka dağılır. Geriye sadece arkanızda bıraktığınız eserler, çözdüğünüz sorunlar ve kırdığınız kalpler kalır.
Takdir Ayhan Bey’in; nihai hüküm ise her zaman olduğu gibi Çanakkale’nindir.