Bugün sosyal medyanın parıltılı ekranlarında, "yaşam koçu" adı altındaki modern büyücülerin veya piyasa psikologlarının en çok sattığı ürün nedir biliyor musunuz? Bedelsiz bir hak ediş yanılsaması. Ekranı her kaydırdığınızda karşınıza çıkan o "gel gel" videoları, "manifest" adı altında pazarlanan sosyal medya güzellemeleri; sırf nefes aldığınız için dünyanın en lüks hayatlarını hak ettiğinizi fısıldıyor. Tıklanma ve beğeni uğruna söylenen bu kolektif yalan, kitlelere zehirli bir narsisizm pompalıyor. "Sen çok özelsin, evren sana borçlu" nakaratı; bireyi alın terinin onurundan koparıp, emeksiz bir efendilik rüyasına hapsediyor.
Günümüz insanının en büyük trajedisi de tam burada başlıyor: Aynaya baktığında gördüğü kişiyi dünyanın merkezinde sanması ve sadece var oluşunu her türlü konfora açılan bir "altın anahtar" zannetmesi. Çalışmayı "modern kölelik" olarak yaftalayıp, hiçbir bedel ödemeden "efendilik" rüyası gören bu kafa yapısı, aslında derin bir tarihsel cehalet ve varoluşsal bir tembellikle maluldür.
Tarihin Acımasız Gerçekliği ve Bugünün Romantizmi
Geçmişi bugünün steril etik anlayışıyla yargılamak, entelektüel bir tembelliktir. Kurumsal devlet yapılarının, mülkiyet hukukunun ve sosyal güvenliğin olmadığı bir çağda kölelik, trajik bir hayatta kalma çabasıydı. Alternatifin olmadığı bir dünyada birini "özgür" bırakmak, onu vahşi doğanın ortasında açlığa terk etmekle eşdeğerdi.
Bugün bizi özgür kılan şey çalışmamak değil; sarf ettiğimiz emekle kendi kaderimizi tayin etme gücümüzdür. Özgürlük, sınırsız bir sorumsuzluk veya "manifest" ederek her şeyin ayağına gelmesi değil; kişinin istemediği bir işi zorla yapmaması ve gerektiğinde "hayır" diyerek o masadan kalkabilme iradesidir.
O Meşhur Soru: Bu Haklılık Nereden Geldi?
Tam bu noktada, popüler kültürün son dönemdeki en isabetli neşterlerinden birini hatırlayalım. Gibi dizisinde Ersoy karakterinin o sarsıcı sorusu: “Bu her şeyin en iyisini hak ediyorum düşüncesi nerden geldi sana?”
Gerçekten, nereden geldi bu düşünce? Emek vermeden, değer üretmeden, topluma bir artı değer katmadan her şeyin en iyisine layık olduğunu sanmak bir hak arayışı değil, narsisistik bir yanılsamadır. Sosyalist veya komünist söylemleri kendi ataletine kılıf yapanlar, aslında "daha eşit" bir dünya değil; başkalarının emeği üzerinden finanse edilen zahmetsiz bir hayat düşlüyorlar.
Nefsinin Kölesi Olan "Efendiler"
Ancak dürüst bir ikilemi da masaya yatırmak zorundayız. Sorumluluktan kaçan tembelliği eleştirirken, emeği bir tahakküm aracına çeviren açgözlülüğü görmezden gelemeyiz. Servetini, o serveti var eden çalışanlarıyla adil bir şekilde paylaşmayan sermaye sahipleri de aslında birer "köledir". Onlar; kendi doyumsuz nefislerinin, bitmek bilmeyen hırslarının ve vicdanlarını susturan korkularının kölesidir. Gerçek efendilik, başkası üzerinde baskı kurmak değil, kendi hırsını adaletle dizginleyebilme iradesidir.
Medeniyet Bir Denge İşidir
Yüzleşmemiz gereken gerçek şudur: Hayatın temel yasası değişmemiştir; çalışmayana ekmek yoktur. Çalışmayı "kölelik" sananlar aslında kendi yetersizliklerinin esiridir. Çünkü emek, sadece bir geçim kaynağı değil, insanın bu dünyadaki imzasını atma biçimidir.
Unutulmamalıdır ki;
- Tembelliği "özgürlük" sananlar kendi kapasitelerinin,
- Paylaşmayı reddedip emeği sömürenler ise kendi hırslarının tutsağıdır.
Gerçek onur, neyin "hak" olduğunu doğru tartan bir vicdanla, sorumluluk alarak ve alın teriyle inşa edilen bir yaşamdadır. Geriye kalan her şey, ya bir sosyal medya illüzyonu ya da ruhun karanlık bir sömürü senaryosudur.