Rantın Gölgesinde Kaybolan Şehirler, Müteahhit mi, Beton Tüccarı mı?

Güncel
 

Rantın Gölgesinde Kaybolan Şehirler, Müteahhit mi, Beton Tüccarı mı?

Şehirlerimiz birer rant kapısı mı, yoksa gelecek nesillere miras kalacak birer sanat eseri mi? John Ruskin’in "Mimarlığın Yedi Lambası" ışığında, beton tüccarlarına karşı estetik bir vicdan muhasebesi: Bugünün binaları yarının utancı mı olacak?
Rantın Gölgesinde Kaybolan Şehirler, Müteahhit mi, Beton Tüccarı mı? Yazan Kerem İriç Bugün penceremizi açtığımızda gördüğümüz o gri, ruhsuz ve birbirinin kopyası beton yığınlarına bakarken, kendimize şu can yakıcı soruyu sormamız gerekiyor: Bizden yüzyıl sonra bu binalara bakan torunlarımız, "İyi ki atalarımız bunu bizim için yapmış" diyecekler mi? Yoksa sadece birer rant ve plansızlık abidesi olarak gördükleri bu yapılar karşısında hayıflanacaklar mı? Estetik Bir Vicdan: John Ruskin Kimdir? Bu soruya yanıt aramadan önce, fikirlerine bugün ekmek gibi, su gibi ihtiyaç duyduğumuz John Ruskin’i hatırlayalım. 19. yüzyılın o dumanlı Sanayi Devrimi İngiltere’sinde yaşamış bir sanat eleştirmeni ve sosyal düşünür olan Ruskin, mimariyi sadece bir "inşaat" değil, bir toplumun ahlak pusulası olarak görürdü. Onun için bir bina; içinde insan emeğini, sanatçının neşesini ve gelecek kuşaklara duyulan derin saygıyı barındıran kutsal bir emanettir. Ruskin’in felsefesini en iyi özetleyen o meşhur yaklaşımı, bugün her karar vericinin masasında asılı durmalı: Yapı inşa ederken sonsuzluk için inşa etmeliyiz. Mesele sadece bugünkü kullanım veya "göze hoş gelmesi" değildir; mesele, taş üstüne taş koyarken bir gün insanların bizim elimiz değdiği için o binaları kutsal sayacağını, "Atalarımız bunu bizim için yaptı" diyerek bize teşekkür edeceğini bilmektir. Mimarlığın Yedi Lambası: Karanlığı Aydınlatacak İlkeler Ruskin, bir binanın ruhunu yedi temel ilkeye, yani "lambaya" bağlar. Bugün şehirlerimizi yönetenlerin sönmesine göz yumduğu o lambalar şunlardır: Fedakarlık • Hakikat • Güç • Güzellik • Yaşam • Hafıza • İtaat Bu yedi lamba yan yana geldiğinde bize şunu söyler: Mimari; dürüst olmalı (Hakikat), doğadan ilham almalı (Güzellik), gelecek nesillere bir kayıt bırakmalı (Hafıza) ve insan ruhuna hitap etmelidir (Yaşam). Kurumsal Vebal: Şehir Bir "Emanet"tir Şehirlerimizin bugünkü içler acısı hali; sadece bir belediye başkanının veya bir imar müdürünün hatası değildir. Bu, bir "emanet" bilincinin kurumsal olarak yitirilmesidir. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’ndan İl Özel İdarelerine ve belediyelere kadar tüm ilgili kurumlar, şehri bir "parselasyon dosyası" olarak değil, bir medeniyet mirası olarak görmelidir. Bugün en büyük başarısızlığımız, insan ölçeğini hiçe sayan çarpık kentleşmedir. Yeni yapılan, "lüks" diye pazarlanan binaların altına bile otopark yapılmaması, sokakların kaosa mahkum edilmesi bir planlama hatası değil, gelecek nesillerin hakkını gasp etmektir. Bir yerel yönetici, onayladığı projenin yüz yıl sonra şehir dokusunda nasıl sırıtacağını hesaplamak zorundadır. Müteahhit mi, Yoksa "Beton Tüccarı" mı? Gelelim işin mutfağındaki özel sektöre... Müteahhitlik, ne yazık ki sadece "metrekareyi kârla çarpma" denklemine indirgendi. Oysa bir müteahhit, sadece beton döken bir tüccar değil, şehre imzasını atan bir sanatçı gibi davranmalıdır. Müteahhitlerin ve mimarların bir tarzı, bir duruşu olmalı. Bugün bir sokağa girdiğimizde; "Burayı şu müteahhit yapmış, şu mimar çizmiş, baksanıza üslubundan belli" diyebilmeliyiz. Mimari projeler, sadece imar yönetmeliğindeki boşlukları doldurmak için çizilen teknik evraklar olmamalıdır. Kâr hırsı, estetik ve fonksiyonel sorumluluğun önüne geçtiğinde ortaya çıkan şey "yuva" değil, sadece "soğuk beton kafesler" olur. Yarın Çok Geç Olmadan Ruskin, "Emeğimizi ve eserimizi gördüklerinde insanlar bize teşekkür etmeli" derken, aslında bir haysiyet ölçütü koyuyordu. Bizler bugün binalarımızı sadece "satmak" veya "geceyi geçirmek" için yapıyoruz. Ancak unutuyoruz ki binalar, biz öldükten sonra da orada kalacak ve bizi temsil edecek. Yetkili kurumlar imar izinlerini birer rant dağıtımı gibi değil, bir ahlaki sorumluluk gibi ele almalı; müteahhitler ise birer sanatçı titizliğiyle şehre imza atmalıdır. Aksi takdirde, torunlarımıza bırakacağımız tek şey, içinde nefes alınamayan, otoparkı olmayan, ruhsuz ve çirkin bir enkaz yığını olacaktır.
Şehirlerimiz birer rant kapısı mı, yoksa gelecek nesillere miras kalacak birer sanat eseri mi? John Ruskin’in "Mimarlığın Yedi Lambası" ışığında, beton tüccarlarına karşı estetik bir vicdan muhasebesi: Bugünün binaları yarının utancı mı olacak?

Rantın Gölgesinde Kaybolan Şehirler, Müteahhit mi, Beton Tüccarı mı?

Yazan Kerem İriç

Bugün penceremizi açtığımızda gördüğümüz o gri, ruhsuz ve birbirinin kopyası beton yığınlarına bakarken, kendimize şu can yakıcı soruyu sormamız gerekiyor: Bizden yüzyıl sonra bu binalara bakan torunlarımız, "İyi ki atalarımız bunu bizim için yapmış" diyecekler mi? Yoksa sadece birer rant ve plansızlık abidesi olarak gördükleri bu yapılar karşısında hayıflanacaklar mı?

Estetik Bir Vicdan: John Ruskin Kimdir?

Bu soruya yanıt aramadan önce, fikirlerine bugün ekmek gibi, su gibi ihtiyaç duyduğumuz John Ruskin’i hatırlayalım. 19. yüzyılın o dumanlı Sanayi Devrimi İngiltere’sinde yaşamış bir sanat eleştirmeni ve sosyal düşünür olan Ruskin, mimariyi sadece bir "inşaat" değil, bir toplumun ahlak pusulası olarak görürdü. Onun için bir bina; içinde insan emeğini, sanatçının neşesini ve gelecek kuşaklara duyulan derin saygıyı barındıran kutsal bir emanettir.

Ruskin’in felsefesini en iyi özetleyen o meşhur yaklaşımı, bugün her karar vericinin masasında asılı durmalı: Yapı inşa ederken sonsuzluk için inşa etmeliyiz. Mesele sadece bugünkü kullanım veya "göze hoş gelmesi" değildir; mesele, taş üstüne taş koyarken bir gün insanların bizim elimiz değdiği için o binaları kutsal sayacağını, "Atalarımız bunu bizim için yaptı" diyerek bize teşekkür edeceğini bilmektir.

Mimarlığın Yedi Lambası: Karanlığı Aydınlatacak İlkeler

Ruskin, bir binanın ruhunu yedi temel ilkeye, yani "lambaya" bağlar. Bugün şehirlerimizi yönetenlerin sönmesine göz yumduğu o lambalar şunlardır:

Fedakarlık • Hakikat • Güç • Güzellik • Yaşam • Hafıza • İtaat

Bu yedi lamba yan yana geldiğinde bize şunu söyler: Mimari; dürüst olmalı (Hakikat), doğadan ilham almalı (Güzellik), gelecek nesillere bir kayıt bırakmalı (Hafıza) ve insan ruhuna hitap etmelidir (Yaşam).

Kurumsal Vebal: Şehir Bir "Emanet"tir

Şehirlerimizin bugünkü içler acısı hali; sadece bir belediye başkanının veya bir imar müdürünün hatası değildir. Bu, bir "emanet" bilincinin kurumsal olarak yitirilmesidir.

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’ndan İl Özel İdarelerine ve belediyelere kadar tüm ilgili kurumlar, şehri bir "parselasyon dosyası" olarak değil, bir medeniyet mirası olarak görmelidir. Bugün en büyük başarısızlığımız, insan ölçeğini hiçe sayan çarpık kentleşmedir. Yeni yapılan, "lüks" diye pazarlanan binaların altına bile otopark yapılmaması, sokakların kaosa mahkum edilmesi bir planlama hatası değil, gelecek nesillerin hakkını gasp etmektir. Bir yerel yönetici, onayladığı projenin yüz yıl sonra şehir dokusunda nasıl sırıtacağını hesaplamak zorundadır.

Müteahhit mi, Yoksa "Beton Tüccarı" mı?

Gelelim işin mutfağındaki özel sektöre... Müteahhitlik, ne yazık ki sadece "metrekareyi kârla çarpma" denklemine indirgendi. Oysa bir müteahhit, sadece beton döken bir tüccar değil, şehre imzasını atan bir sanatçı gibi davranmalıdır.

Müteahhitlerin ve mimarların bir tarzı, bir duruşu olmalı. Bugün bir sokağa girdiğimizde; "Burayı şu müteahhit yapmış, şu mimar çizmiş, baksanıza üslubundan belli" diyebilmeliyiz. Mimari projeler, sadece imar yönetmeliğindeki boşlukları doldurmak için çizilen teknik evraklar olmamalıdır. Kâr hırsı, estetik ve fonksiyonel sorumluluğun önüne geçtiğinde ortaya çıkan şey "yuva" değil, sadece "soğuk beton kafesler" olur.

Yarın Çok Geç Olmadan

Ruskin, "Emeğimizi ve eserimizi gördüklerinde insanlar bize teşekkür etmeli" derken, aslında bir haysiyet ölçütü koyuyordu. Bizler bugün binalarımızı sadece "satmak" veya "geceyi geçirmek" için yapıyoruz. Ancak unutuyoruz ki binalar, biz öldükten sonra da orada kalacak ve bizi temsil edecek.

Yetkili kurumlar imar izinlerini birer rant dağıtımı gibi değil, bir ahlaki sorumluluk gibi ele almalı; müteahhitler ise birer sanatçı titizliğiyle şehre imza atmalıdır. Aksi takdirde, torunlarımıza bırakacağımız tek şey, içinde nefes alınamayan, otoparkı olmayan, ruhsuz ve çirkin bir enkaz yığını olacaktır.

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.